Dolmuşu İcat Eden Adam : Aşçı Halit

hic-bilmediginiz-istanbul-istanbul-istanbul-nostalji-15184691929 ekonomik krizi patladığında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kepenkler bir bir kapanıyor, bütün esnaf gibi taksicilerde kara kara düşünüyordu.

Cağaloğlu’nda lokanta işleten Aşçı Halit ise turistlerle ahbaplık kurdukça taksiciliğe de başlamıştı bu sıralarda. Fakat kriz döneminde kontak açmadan evinin yolunu tutuyordu.

Daimi müşterisi Musevi bir işadamı işlerin bozulduğunu ve artık taksiye binemeyeceğini söyleyince Aşçı Halit, aynı yöne giden dört müşteriye saatin yazdığı ücreti paylaştırmayı önerdi. Bu önerinin kabul edilmesiyle Taksim – Eminönü dolmuş seferleri de başlamış oldu. Aşçı Halit iyi para kazanmaya başlayınca diğer taksiciler de dolmuş yapmaya başladılar.

Ama dolmuşçuluğun resmileşmesi ancak 1954 yılında oldu.. Çünkü tramvay şirketi bu işe karşı çıkıyordu.. İnsanlar tramvay bekleyip sıkış sıkış gideceklerine artık dolmuşlara biniyorlardı.. Belediye 5 kişinin ayrı ayrı para ödemesini kabul etmedi.

Bir kişi öderse olur dedi (taksi gibi) ve yıllarca dolmuşlar sanki taksiymiş gibi kabul edildi. Ayrıca dolmuşçuların tramvay hatlarında dolmuşçuluk yapmaları da yasaktı ama bu yasak da belediyece gevşek tutuldu..30 lu yıllardan 1954 e kadar bu böyle devam etti.. 54 yılında dolmuşçuluk taksilerden ayrı plaka ve şartlarla tüm belediyelerce kabul edildi..

Reklamlar

3d yazıcı ile giysi üretimi

İsrailli bir tasarımcı 3d yazıcı ile hazırlamış olduğu kıyafetler ile defile düzenlemiş. 3d yazıcı ile üretilen kıyafetler gayet dayanıklı ve esnek.

Şu aşamada 2 sorun mevcut. Birincisi işlemin pahalılığı, ikincisi ile kıyafet parçalarının A4 kağıdı ebatında çıkması ve bunların yapıştırıcı ile birleştirilmesi gerekliliği.

3d yazıcılar yaygınlaştıkça ve yazıcı üreten şirketler deneyim edindikçe fiyatlar düşecektir. Benzer şekilde yakın bir zamanda A4 ebatından daha büyük ve hatta giysiyi eksiksiz çıkartabilen yazıcıların üretilebileceğini öngörebiliriz.

Çok uzak olmayan bir tarihte katalogdan kıyafeti beğeneceğiz. Renk, yaka, desen ve kalıp gibi özelliklerini istediğimiz şekilde belirleyeceğiz.  Üzerimizde nasıl durduğunu görmek için seçtiğimiz kıyafeti sanki üzerimizdeymişçesine ekrana aktaran teknolojiler aracılığı ile ayna karşısında kıyafet dener gibi deneyip bize yakıştığından emin olacağız. Sonra 5-10dk içerisinde kıyafetimiz hazırlanıp bize teslim edilecek.

Böylece biz tüketiciler tam olarak istediğimiz ürüne sahip olacağız. Üstelik daha az kaynak tüketerek ve çok daha ucuza.

Çok uzun bir süre önce pamuk ve yün gibi doğal elyafların labaratuvar ortamında muadilleri elde edilmiş durumda ve hali hazırda kullanılmakta. Ben pamuk, yün veya ipek gibi doğal elyaf severim diyen tüketiciler için bu seçenekler de sunulacaktır.

Bazılarımız Neden Marka Tutkunudur?

Tercihlerimizi özgür irademiz ile belirlediğimizi sanarız fakat psikoloji alanında yapılan araştırmalar bunun böyle olmadığını söylüyor.

Hepimiz bilinç altımızdan gelen güdüler ile hareket ediyoruz. Bu güdüler ünlü psikolog Carl Gustav Jung tarafından arketipler olarak tanımlanmış. Arketip kelime anlamı olarak ilk örnek, öz, asıl numune anlamlarını taşıyor. İnsanlar uzun dönemler boyunca karşılaştıkları olayları birtakım kalıplara oturtmuş ve bu kalıplar kuşaktan kuşağa DNA kodları gibi aktarmıştır. Bunun sonucunda da annelik, savaşçı, yetim vb arketipler ortaya çıkmıştır.

Dünya çapında başarılı markaların hemen hepsi kendileri ile bu arketiplerden birisini özdeşleştirme yoluna gitmiştir. Hatta bu markaların başarılı olmasının temel sebeplerinden birisinin bu rollerden birisini başarılı şekilde canlandırması olduğu söylenebilir. Masum, yetim, kahraman, fedakar, savaşçı, gezgin ve büyücü markaların kullandığı arketiplerden bazılarıdır.

Örneğin Coca Cola masum arketipini kullanmaktadır. Hayat zor ve acımasızdır. Coca Cola ise cenneti yani mutluluğu vaat eder. Nike savaşçı arketipini kullanmaktadır. Savaşçı ruhu taşıyanlara hitap eder. Levi’s kaşiftir. Rutin kuralların dışındaki gerçeği ve kendini arayanlara hitap eder.

Markalar hedefledikleri arketipler ile kendilerini dolaylı yoldan özdeşleştirmektedir. Ürün tasarımı, sunumu, satış lokasyonunun dizaynı, reklam kampanyaları vb. her detay bu doğrultuda planlanmaktadır. Yukarıda örnek verdiğim markaların ürünlerine bakacak olursanız aslında fonksiyonel özellikleri dışında (giyinmek ve içmek) pek bir anlam taşımamaktadırlar. Fakat işin içerisine bir hikaye kattıkları zaman ürün bizler için fonksiyonel özelliklerinin dışında anlamlar kazanmaktadır. Bu hikayeler de arketipler baz alınarak hazırlanmaktadır.

Tüketiciler olarak herbirimizde bu arketiplerden bir veya birkaçı baskın konumda. O nedenle bizdeki baskın arketip ile özdeşleşen markaya yöneliyoruz.  İşin en can alıcı kısmı neden yöneldiğimizin bilinçli olarak farkında olmadan yöneliyoruz…

Çevremizde gördüğümüz bazı markalara tutkun bireylerin bu tutkularının temel nedeni kendilerinde baskın olan arketipler ve tutkunu oldukları markaların bu arketipi somutlaştırmış olmasıdır.

Deutsche Bank’tan Farklı Bir Çalışma

Aşağıdaki fotoğraf bir mağazadan değil Deutsche Bank şubesinden alınma. Bu ay kadınların daha çok ilgisini çekmek için şube içerisine popup mağaza açmışlar. Burada temel amaç insanların bankaya sadece ihtiyaçları olduğu zaman değil daha sık ve herzaman uğramasının sağlanması. İlginç bir çalışma olduğu kesin. Fikir tutarsa sanıyorum birkaç yıla kadar bizim bankalarda da görmeye başlarız.

Perakende de eski usul mağazacılık biraz sıkıcı olmaya başladı sanki… Deutsche Bank örneğine benzer bir örnek İtalya’da da mevcut. Kitap, şarap ve özel yapım makarna çeşitlerinin bir arada satıldığı çok güzel tasarımlı bir mağaza görmüştüm. Bir diğer örnek olarak Tchibo verilebilir. Bir kahve markasının her ay yeni bir tema ile farklı ürün satması eskiden pek alışık olduğumuz bir durum değildi.

Resim

Girişimcilik Üzerine Birkaç Veri

Dünya üzerinde bulunan 1426 dolar milyarderinin 960’ı tüm serveti kendi girişimleri ile kazanmıştır. Yani sadece %33’ü miras yolu ile servet sahibi olmuş durumda.

Peki kendi çabaları ile dolar milyarderi olan bu girişimciler tek bir büyük fikrin peşindenmi koştular? Büyük çoğunluğu için cevap hayır. Sadece 130’u tek fikrin peşinden koşarken 830’u birçok fikrin peşinden koşmuş. Yani seri girişimciler.

Yazımı ünlü milyarderlerden Richard Branson’un bir sözü ile bitireyim.

Fırsatlar belediye otobüsü gibidir, herzaman bir başkası yoldadır.

Elektronik Para

Dünyada kullanılan paranın yalnızca %8’lik kısmının fiziksel olarak mevcut olduğu (kağıda basılı veya metal) kalan kısmının yani %92’lik kısmının ise elektronik para olduğu belirtiliyor. Kredi kartı veya direkt banka kartı kullanarak yaptığınız harcamalarda karşı tarafa ödenen para, internet bankacığı ekranına baktığınızda gördüğünüz veya bankamatik ekranında gördüğünüz rakamlara elektronik para diyoruz.

İşin ilginç kısmı ise fiziksel paradan elektronik işlemler ile pazarın kendisinin para yaratması konusu. Merkez Bankası tarafından basılıp piyasaya sunulan 10.000 TL gibi bir tutar bugün piyasada yaklaşık 100.000TL gibi bir paranın dolaşmasına yol açıyor.

Bankaların kendilerine yatırılan paranın belirli bir oranını güvence olarak elinde tutması zorunluluğu var. Bunun pazardaki adı “zorunlu karşılık oranı”. Bu oranları Merkez Bankası belirliyor. Bugün bu oranlar 3 yıldan uzun vadeli mevduatlar için %5, aylık mevduatlar için ise %11,5  olarak belirlenmiş durumda. Arada diğer vadeler için de farklı oranlar bulunmakla birlikte ortalamada %9 civarında olduğunu kabul edebiliriz.

Bu şu anlama geliyor. Merkez Bankası 10.000TL’yi bastı ve muhtelif kurumlar aracılığı ile bunu piyasaya yaptığı ödemede kullandı. Yani para pazara arzedildi. Teoride ve genel olarak pratikte de bu parayı alan kişi bu parayı güvenlik, mevduat faizi vb. nedenler ile bankaya yatırıyor. Diyelimki 100TL’si hariç kalan kısmını bankaya yatırdı. Buda 9.900TL yapar.

Bankanın bu 9.900TL’nin %9’luk kısmını güvence olarak elinde tutması gerekiyor. Kalan kısmını ise istediği şekilde değerlendirebilir. Yani 891TL’sini elinde tutmak zorunda. Kalan kısmı olan 9.009TL’yi ise tüketici kredisi olarak verdi diyelim.

Bu tüketici kredisini alan kişi gitti ve bu para ile bir ürün satın aldı. 9009TL’yi de ödedi. Ürünü satan kişi de bu parayı gene güvenlik, mevduat faizi vb. gerekçeler ile bankaya yatırdı.

Parayı ilk alan kişinin hesabında elektronik olarak 9.900TL görünüyor. Parayı son alan kişinin hesabında ise gene elektronik para olarak 9.009 TL görünüyor. İkisinin toplamı 18.909 TL yapar. Yani bizim 10.000 TL daha 2. işlemde 18.909 TL oldu.

Süreci devam ettirecek olursak 9.009TL’nin 810TL’si zorunlu karşılık oranı olarak bankada kalıyor, kalan 8.199TL’si ise yeniden pazara kredi olarak sunuluyor sonra tekrar bankaya yatırılıyor……

Süreci daha da uzatırsak en sonunda 100.000TL’ye yakın elektronik para elde etmiş oluruz.

Son bir küçük not. Kredi kartı kullanımının artması nedeni ile fiziksel para dolaşımının azalması devlete yılda 5.000.000 USD tasarruf sağlıyor.

Eposta Gerçekten Bedava mı?

İş yaşamında aslında görev tanımlarımızda olmamasına rağmen birçoğumuz için e-postaları izlemek ve yanıtlamak artık temel görevlerden birisi olmuş durumda. Haftalık olarak aldığınız ve gönderdiğiniz eposta sayılarına baktığımızda herbirine bir dakika ayırmanız durumunda ne kadar ciddi zaman aldığını görmek mümkün.

Bu yazışmaların yarıya yakını şirket içi yazışmalar. Şirket yöneticilerini CC’de tutmak veya “Bilginize” (For Your Information) tarzı mesajlar atmak neredeyse boğmuş durumda. Kimi firmalarda, yöneticilerden eposta cevaplarını gecenin bir yarısı veya Pazar günü alıyor olmanın da nedeni bu olsa gerek. Çok fazla mesaj var ve hepsini okuyup ayırmak zaman alıyor.

Bu mesajların ne kadarının gerçekten gerekli olduğu ise tartışmalı bir konu. Yapılan muhtelif ölçümlere göre aslında aldığımız mesajların sadece %10’u gerçekten gerekli. %18’i ise spam.

Bu durum şirketlerin verimliliğini ciddi anlamda etkiliyor ve her şirket bu verim düşüşünün maliyetlerini gözden geçirmek durumunda. Bu iletişim metodunun farkında olunmayan maliyeti sözkonusu. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre herbir eposta mesajının ortalama maliyeti şirketlere 95cent yani yaklaşık 1 dolar.

Alternatif iletişim kanallarının mevcudiyeti ve şirket çalışanlarının diğer iletişim teknolojilerini kullanma becerileri eposta kullanımını azaltan ve şirket içi işbirliğini artıran faktörler arasında. Alternatif teknolojilere Skype, GChat, Dropbox, Yammer, ve Google Drive örnek verilebilir. Personelin hangi iş için hangi yazılı kullanması gerektiğini bilmesi ve yazılımı verimli kullanması da önemli bir konu.

Örneğin 2011 yılında Atos adlı bir teknoloji şirketi sıfır eposta politikasını hayata geçirmiş ve eposta ile iletişimini 18 ay içerisinde sıfıra indirmeyi hedeflemiş. Bu arada şirketin 42 ülkede toplam 74.000 çalışanı olduğu ve eposta iletişimine ayırdıkları zamanın maliyetinin hesaplayınca ortaya muazzam rakamların çıktığını belirtmekte fayda var. Şirket eposta yerine Skype veya Facebook messenger benzeri bir yazılım kullanmayı hedeflemiş. Bu sayede şirket içi işbirliğini artırmayı ve  zaman kaybını düşürmeyi planlamışlar.

Atos şirketinin CEO’su şirketin başına geçtiği 2008 yılından röportajın yapıldığı 2011 yılına kadar birkez bile eposta atmamış. Yani eposta kullanmadan da şirketi yönetebilmiş.

Tüm bu yeni teknolojilerin yanında açık ofis uygulamasının da şirket içi işbirliğini artırdığını ve iletişim için epostaya olan bağımlılığı ciddi anlamda düşürdüğünü belirtmek gerek. Örneğin daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi Inditex Grubunun (Zara, Bershka vb. markaların sahibi kuruluş) sahibi özel odası olmaksızın açık ofiste diğer çalışanların yanında çalışmakta ve kendisine isteyen herkes anında ulaşabilmekte.

Son 10 yıldır ülkemizde iş hayatında eposta kullanımı bir alışkanlık halini aldı fakat bu iletişim tekniğinin maliyetli olduğu ve yeni iletişim teknikleri kullanımının gözden geçirilmesi gerektiği aşikar. Özellikle büyük ölçekli firmalarda.