Güzellik Algımız

Güzel görünme, başkaları tarafından ve bilhassa karşı cins tarafından beğenilme arzusu hemen herkeste mevcut. Öte yandan karşılaştığımız hemen herkesi de güzellik konusunda değerlendirmemiz bilinçli bir şekilde konsantre olmadan gerçekleştirdiğimiz, diğer bir değişle otomatik olarak gerçekleşen bir zihinsel işlem.

Peki hayatımıza bu kadar etki eden, uğruna para, zaman ve enerji harcadığımız bu kavramın temeli neye dayanıyor sizce?

Güzellik algısını etkileyen birçok faktör var. Mesela karşınızdaki kişinin boyu, giyimi, sosyal statüsü (evet sosyal statü bakış açınızı değiştirebilir ama bu başka bir yazının konusu), söz konusu kişi ile hangi ortamda, hangi ruh halindeyken karşılaştığınız vb. Fakat bu yazının konusu sadece karşımızdaki kişinin yüzünden algıladığımız güzelliğin içgüdüsel kökenleri olacak.

Özellikle eş seçimi yaparken hastalık taşıyan veya genetik kusurları olan kişilerden uzak durmak biz farkında olmasak ta içgüdüsel bir eğilimimizdir. Peki karşımızdaki kişinin hastalık durumunu veya genetik kalitesini nasıl anlayabileceğiz? Cevap: fiziksel özelliklerine bakarak. Tıpkı görücü usulü evliliklerde damat adayının annesinin, gelin adayını hamamda görüp bir anlamda görsel muayeneden geçirmesi gibi bizler de karşımızdaki kişiyi görsel bir muayeneden geçiriyoruz. İşte bu noktada karşımızdaki kişinin yüzü ciddi bir bilgi kaynağı vazifesi görüyor.

Yüzün hangi özellikleri güzellik algısına etki ediyor geçmeden önce neden genetik olarak kusurlu veya hasta kişilerden uzak durmaya çalıştığımızı da kısaca anlatmakta fayda var. Bunun nedeni doğacak çocuğun yaşama şansını arttırmaktır. Genetik kusurları olan veya hastalığı olan bir partnerden dünyaya gelecek çocuğun yaşama olasılığının daha düşük olacağını içgüdüsel olarak hissediyoruz. Çünkü çocuğun genlerinin yarısı bu partnerden gelecek. Genetik kalitesi düşük olan bu kişiden gelecek genler çocuğun genetik kalitesinin de düşük olmasına ve iç(genetik)/dış (çevresel) stres faktörlerine karşı dayanıksız olmasına neden olacak. Ya çocuk yaşayamayacak veya yaşasa bile karşı cins tarafından beğenilmeyecek ve nesli devam ettiremeyecek. O nedenle de bu kişiler ile partner olmayı ve bu kişilerden çocuk sahibi olmayı istemiyoruz.

Gelelim yüzdeki hangi özellikler güzel görünmesini sağlıyor konusuna. Kadında da erkekte de güzel görünmeyi sağlayan ortak iki nokta mevcut. Bu iki özellik:

  1. Yüzün simetrisi
  2. Yüzün toplum ortalamasına yakınlığı

Yüzün simetrisi aşağıdaki resimde de göreceğiniz şekilde yüzünüzün tam ortasından geçecek bir çizginin sağ ve sol taraflarının birbiri ile simetrik olması durumudur. Ne kadar simetrik o kadar güzel demek.

0_small

Vücudumuz genetik ve çevresel stres faktörlerine biz ne kadar kaçınmaya çalışsak ta maruz kalıyor. Bu faktörler ile mücadele ederken aynı zamanda diğer hayati işlemleri de yerine getirmeye çalışıyor. Mesela protein sentezliyor ve yıkılan dokuların yerine yenisini oluşturuyor.  İşte bu noktada genetik kalite iyi değil ise bu sentezleme bozuluyor ve asimetriler ortaya çıkmaya başlıyor. O nedenle simetriye önem veriyoruz. Peki bireyin genetik kalitesi belki mükemmel ama o kadar çok strese maruz kalmış ki vücut artık başa çıkamamış. Maalesef bu durum algılama biçimimizi değiştirmiyor. Asimetrikse beğeni düşüyor.

İkinci faktör yüzün toplum ortalamasına yakınlığı. Hepimizin zihninde, biz farkında olmasak ta, yüzünü gördüğümüz kişilerden hareket ile oluşmuş ortalama bir kadın ve erkek yüzü mevcut. Konuyu biraz daha rahat anlamak için aşağıdaki resim yardımcı olacaktır.

facial-averages

Bu resimde eşitliğin sol tarafındaki iki kadının yüzlerinin ortalaması alınarak sağdaki kadın yüzü oluşturulmuş. Şimdi bu işlemi zihninizin gördüğü herkesi bu eşitliğin sol tarafında dahil ettiğini, sonra dahil olan kişi sayısına bölerek bir yüz oluşturduğunu düşünün. Basitçe, zihin gördüğü herkesin yüzünü toplayıp aritmetik ortalamasını alıyor. Bu oluşturulan yüz siz farkında olmasanız da zihninizde bir şablon vazifesi görüyor. Kim bu şablona daha yakın ise o kişiyi o kadar güzel algılamaya başlıyorsunuz. (Bu arada eşitliğin sağındaki kadın yüzü solundaki iki kadın yüzüne göre daha çekici gibi sanki..? ;-) )

Ee peki gördüğüm her yüz bu şablona etki ediyor mu sorusunun cevabı da evet ediyor. Gördüğünüz her yeni yüz ortalamaya katılıyor. Beğenmediğiniz bir yüz özelliğini, bu yüz özelliğini taşıyan kişileri daha sık görerek, bir süre sonra zihninizdeki şablon değişeceğinden beğenmeye bile başlayabilirsiniz. Yüzünüzü beğenmeyen birisine daha sık görünerek zihnindeki şablonu az da olsa lehinize değiştirebilirsiniz. :-)

Bu ortalamaya yakın yüzlere olan ilgimize bir ad bile bulunmuş: “Koinophilia”. (Koeslag & Koeslag, 1994) Koinos sıradan, philos ise sevgisi anlamına gelmekte.

Bu eğilimimiz aslında günlük hayatta da uyguladığımız bir stratejinin benzeri. Günlük hayatta, ne yapmamız gerektiğinden çok emin olmadığımız durumlarda herkes ne yapıyor ise onu yapma eğilimindeyizdir. Çünkü herkesin yaptığı veya tercih ettiği şeyin yeterince sınandığını ve doğruluğundan emin olabileceğimizi düşünürüz. Bu kadar kişi yanılıyor olamaz mantığı ile… Mesela daha önce bulunmadığınız bir semte gittiniz. Yemek yemek istiyorsunuz ve size öneride bulunması için danışabileceğiniz kimse yok. İki restoran buldunuz diyelim. Birisinde içerisi kalabalık, diğeri ise sinek avlıyor. Hangisine oturmayı tercih ederdiniz?

Ortalamaya yakın yüzde de tıpkı buna benzer bir mantık ile toplumun genel ortalamasına en yakın yüzü tercih ediyoruz, çünkü atipik yani genetik olarak toplumdan farklı kişiler ile partner olup, çok ta emin olamadığınız bir genetik kaliteye sahip kişiden çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Herkes gibi olsun, bu kadar kişi bu genetik yapı ile yaşıyor ise benim çocuğum da yaşayabilir içgüdüsü içerisindeyiz. Genetik mutasyona sahip olduğunu düşündüğümüz kişilerden ise ne olur ne olmaz risk almayayım içgüdüsü ile kaçınıyoruz.

Peki sadece bu iki özellik mi karşımızdaki kişinin çekiciliğini etkiliyor. Elbette hayır. Bu ikisi hem kadında hem de erkekte ortak olan ve etkisi en yüksek değişkenler. Bunun dışında cilt rengi (mesela hamile kadınların teni koyulaşır ve bu erkekler için bir sinyaldir), göz rengi, kadınlarda iri gözler, çıkık elmacık kemikleri, erkeklerde iri çene de çekiciliği arttıran özelliklerdir. Ama bu konular ayrı bir yazının konusu olduğundan burada değinmiyorum.

 

 

Günümüz Türkiye’sinde Akademinin Durumu

Prof. Dr. Metin Balcı hocanın hazırlamış olduğu Türkiye Adresli Bilimsel Dergiler ve Akademik Etik başlıklı sunumu günümüz Türkiye’sinde akademinin ne durumda olduğuna ışık tutuyor.

Ülke olarak bilimde neden geriyiz sorusunun cevabının büyük kısmı bu sunumda mevcut.

3d yazıcı ile giysi üretimi

İsrailli bir tasarımcı 3d yazıcı ile hazırlamış olduğu kıyafetler ile defile düzenlemiş. 3d yazıcı ile üretilen kıyafetler gayet dayanıklı ve esnek.

Şu aşamada 2 sorun mevcut. Birincisi işlemin pahalılığı, ikincisi ile kıyafet parçalarının A4 kağıdı ebatında çıkması ve bunların yapıştırıcı ile birleştirilmesi gerekliliği.

3d yazıcılar yaygınlaştıkça ve yazıcı üreten şirketler deneyim edindikçe fiyatlar düşecektir. Benzer şekilde yakın bir zamanda A4 ebatından daha büyük ve hatta giysiyi eksiksiz çıkartabilen yazıcıların üretilebileceğini öngörebiliriz.

Çok uzak olmayan bir tarihte katalogdan kıyafeti beğeneceğiz. Renk, yaka, desen ve kalıp gibi özelliklerini istediğimiz şekilde belirleyeceğiz.  Üzerimizde nasıl durduğunu görmek için seçtiğimiz kıyafeti sanki üzerimizdeymişçesine ekrana aktaran teknolojiler aracılığı ile ayna karşısında kıyafet dener gibi deneyip bize yakıştığından emin olacağız. Sonra 5-10dk içerisinde kıyafetimiz hazırlanıp bize teslim edilecek.

Böylece biz tüketiciler tam olarak istediğimiz ürüne sahip olacağız. Üstelik daha az kaynak tüketerek ve çok daha ucuza.

Çok uzun bir süre önce pamuk ve yün gibi doğal elyafların labaratuvar ortamında muadilleri elde edilmiş durumda ve hali hazırda kullanılmakta. Ben pamuk, yün veya ipek gibi doğal elyaf severim diyen tüketiciler için bu seçenekler de sunulacaktır.

Bazılarımız Neden Marka Tutkunudur?

Tercihlerimizi özgür irademiz ile belirlediğimizi sanarız fakat psikoloji alanında yapılan araştırmalar bunun böyle olmadığını söylüyor.

Hepimiz bilinç altımızdan gelen güdüler ile hareket ediyoruz. Bu güdüler ünlü psikolog Carl Gustav Jung tarafından arketipler olarak tanımlanmış. Arketip kelime anlamı olarak ilk örnek, öz, asıl numune anlamlarını taşıyor. İnsanlar uzun dönemler boyunca karşılaştıkları olayları birtakım kalıplara oturtmuş ve bu kalıplar kuşaktan kuşağa DNA kodları gibi aktarmıştır. Bunun sonucunda da annelik, savaşçı, yetim vb arketipler ortaya çıkmıştır.

Dünya çapında başarılı markaların hemen hepsi kendileri ile bu arketiplerden birisini özdeşleştirme yoluna gitmiştir. Hatta bu markaların başarılı olmasının temel sebeplerinden birisinin bu rollerden birisini başarılı şekilde canlandırması olduğu söylenebilir. Masum, yetim, kahraman, fedakar, savaşçı, gezgin ve büyücü markaların kullandığı arketiplerden bazılarıdır.

Örneğin Coca Cola masum arketipini kullanmaktadır. Hayat zor ve acımasızdır. Coca Cola ise cenneti yani mutluluğu vaat eder. Nike savaşçı arketipini kullanmaktadır. Savaşçı ruhu taşıyanlara hitap eder. Levi’s kaşiftir. Rutin kuralların dışındaki gerçeği ve kendini arayanlara hitap eder.

Markalar hedefledikleri arketipler ile kendilerini dolaylı yoldan özdeşleştirmektedir. Ürün tasarımı, sunumu, satış lokasyonunun dizaynı, reklam kampanyaları vb. her detay bu doğrultuda planlanmaktadır. Yukarıda örnek verdiğim markaların ürünlerine bakacak olursanız aslında fonksiyonel özellikleri dışında (giyinmek ve içmek) pek bir anlam taşımamaktadırlar. Fakat işin içerisine bir hikaye kattıkları zaman ürün bizler için fonksiyonel özelliklerinin dışında anlamlar kazanmaktadır. Bu hikayeler de arketipler baz alınarak hazırlanmaktadır.

Tüketiciler olarak herbirimizde bu arketiplerden bir veya birkaçı baskın konumda. O nedenle bizdeki baskın arketip ile özdeşleşen markaya yöneliyoruz.  İşin en can alıcı kısmı neden yöneldiğimizin bilinçli olarak farkında olmadan yöneliyoruz…

Çevremizde gördüğümüz bazı markalara tutkun bireylerin bu tutkularının temel nedeni kendilerinde baskın olan arketipler ve tutkunu oldukları markaların bu arketipi somutlaştırmış olmasıdır.

Başarının formülü // Success Formula

İstatistiksel olarak başarının formulü:

başarı = yetenek + şans

büyük başarı = biraz fazla yetenek + bolca şans

 

Statistically formula of success:

success = talent + luck

great success = a little bit more talent + a lot of luck

 

Sprey Giysi

Londra’da sunulan sprey ile oluşturulan kıyafet vücut üzerinde dikişsiz bir t-shirt oluşturuyor. İcatı yapan kişi İspanyol modacı Manel Torres. Geliştirme çalışmalarını ise Imperyal Collage London ile birlikte yürütmüş.

Sprey Tshirt

Sprey çok küçük lifler ve bir solventten oluşuyor. Vücuda sıkıldıktan sonra kuruyor ve elyaflar polimerler ile bir bağ oluşturarak dokusuz bir kumaş oluşturuyor. Şu ana kadar yün, keten ve akrilik elyaf ile denemeler yapılmış.

Manel Torres kimya mühendisi olan Paul Luckham ile ortak olarak Fabrican Ltd. adlı bir şirket kurmuş ve ürünlerin pazarlamasını bu şirket üzerinden gerçekleştirecekler. Bu icatlarını başta tıp olmak üzere başka alanlarda da kullanmak istiyorlar. Örneğin yanık yaralarında sprey ile uygulanacak bandaj hastaya hem daha az acı verecek hemde daha steril olacak. Solventin içerisine katılacak ilaçlar ile yara bölgelerine aynı anda ilaç uygulanırken bandaj da yapılmış olacak.  Diğer bir örnek ise otomobillerde döşemelik kumaş uygulaması. Çok daha hızlı ve az maliyetli şekilde yapılabilecek.

Sprey Elyaf Uygulaması

Manel Torres icadını anlatıyor:

Bilgisayar Oyunları Göz Tembelliğini Yetişkinlerde İyileştirebilirmi?

Göz tembelliği rahatsızlığından muzdarip olanların bildiği gibi bu rahatsızlığın çocuk yaşlarda (8 yaş ve altı) tedavi edilebileceği yetişkinlerde ise tedavisinin mümkün olmadığı söylenir.

Her yeni gün yeni birşeylerin keşfedildiği şu yaşadığımız çağda yapılan araştırmalarla daha önce doğru bilgiğimiz birçok şeyin yanlış olduğu veya tam tersi durumlar ile karşılaşıyoruz.

Bu rahatsızlık ile ilgili son yapılan araştırmalar tam tedavi edilemese de yetişkinlerde bu rahatsızlığın azaltılması ve görme oranının yükselmesinin mümkün olduğunu gösteriyor.

Bununla ilgili şu anda FDA onaylı bir tedavi zaten mevcut ve ülkemizde de bir hastane bu tedaviyi uyguluyor. Tedavinin adı Neurovision. Bu isimle internette aratırsanız detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Bu tedavinin dışında Berkeley Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre bilgisayar oyunları da yetişkinlerde göz tembelliğinin tedavisine yardımcı olabiliyor.


Ücretsiz, online oyun oynamak için retoxin.com ‘u ziyaret edin.


Çalışmanın sonuçları  2011 yılı Ağustos ayında PLOS Biology’nin web sitesinde yayınlandı. Raporu detaylı incelemek isteyenler için link: http://www.plosbiology.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pbio.1001135

Deneyde yaşları 15 ile 61 arasında değişen 20 denek kullanılmış.

İlk deneyde 10 kişi herbiri 2’şer saatlik dilimler halinde olmak üzere toplamda 40 saat sadece tembellik sorunu olan gözlerini kullanarak (sağlam göz kapalı) aksiyon oyunu oynamış. Aksiyon oyunundan kastım elde tüfek vurmak için adam kovaladığımız tarzda oyunlar araba yarışı veya futbol tarzı oyunlar değil.  Ağır ilerleyen strateji oyunu hiç değil.

İkinci deneyde ise 3 kişilik bir gruba gene sağlıklı gözleri kapalı şekilde strateji oyunları oynatılmış.

Her 10 saatlik oyun periyodundan sonra tembellik sorunu olan gözde ölçümler yapılmış.

Her iki deneyin sonucuna göre:

  • İyileşme oranı ortalama  %30
  • Ortalama 40 saatte ilk iyileşme belirtileri görülmüş
  • Bazı hastalarda iyileşme belirtileri 40 saatten önce başlamış

Elde edilen bu sonuçların bilgisayar oyunları oynanması nedeniylemi yoksa sağlıklı gözün kapatılarak sağlıksız olanın çalıştırılması nedeni ile mi olduğunu anlamak için kalan 7 kişiyi de 3. bir deney için kullanmışlar.

3. deneyde bu 7 kişi sağlıklı gözlerini kapatmış ve bilgisayar oyunu oynamaksızın toplamda 20 saat boyunca günlük aktivitelerini yerine getirmişler. TV izlemek, kitap okumak, yemek yemek, internette gezinmek vb… Malesef bu 3. deney grubunda 20 saatin sonunda hiçbir iyileşme belirtisi görülmemiş. Yani göz doktorlarının söylediği gibi bu yaştan sonra gözü kapama tedavisi yapsan da iyileşmez savının doğrulaması yapılmış. Akabinde 4. deneyde bu 3. deneyde kullanılan 7 kişiye de göz kapaması yapılarak 40 saat bilgisayar oyunu oynatılmış ve 1. ve 2. deneyde kullanılan denekler ile benzer iyileşme oranlarını yakaladıkları görülmüş.

Deneye katılan 20 hastanın farklı kusurlar nedeni ile göz tembelliği sorunu olan kişiler olduğunu da belirtmekte fayda var. Kimisinde şaşılık varken, kimisi iki gözü farklı derecelere sahip ve şaşılık yok, kimisinde ise katarakt var.


Ücretsiz, online oyun oynamak için retoxin.com ‘u ziyaret edin.


Bu arada sadece bu rahatsızlığın tedavisine yönelik bir bilgisayar oyunu hazırlama çalışması da var. Meraklıları için oyun videosuna ait link: http://www.youtube.com/watch?v=71RML96XxCI

Sözü bitirmeden yasal uyarımızı da yapalım. Bu kanıtlanmış bir tedavi değildir. Kendi kendinize tedavi uygulamayın ve hertürlü rahatsızlığınız için mutlaka göz doktorunuz ile görüşün.

Ayrıca 40 saat ekran başında hareketsiz oturmak kardiyovasküler sisteminizi bozar. Egzersiz yapmayı unutmayın. Bol bol hareket lütfen… :-)

 

 

Boğulma vakaları

Yazın gelmesi ile beraber maalesef boğulma vakaları da tekrardan gündeme gelmeye başladı. Konu ile ilgili yapılan araştırmalar boğulmakta olan kişilerin yanındakilerin çok büyük oranda durumu farketmediklerini ortaya koyuyor. Bunun sebebi olarakta filmlerde gördüğümüz gibi bir boğulma sahne beklememiz gösteriliyor. Filmlerden televizyonlardan, boğulan kişinin bağırıp çağırdığı, elini kolunu salladığı, çırpındığı bir drama görüntüsü bekliyoruz.

Boğulma anı filmlerde yansıtıldığı gibi değil kesinlikle.  Boğulanların neredeyse hiçbiri bağırmıyor ve yardım istemiyor. Çok sessiz ve çok hızlı, çoğunlukla etraflarındakilere hiçbir şey söyleyemeden, sadece yüzeyde kalabilmek için en fazla 1 dakika mücadele ettikten sonra boğuluyorlar. Çocuk yaştakilerde ise bu neredeyse sadece 20 saniye sürüyor.

Boğulanın etrafındakilerin boğulma olayının gerçekleşmekte olduğunu fark etmemeleri istisna değil kaidedir. Boğulmakta olan birine hatta çok sevdiğimiz biri de olsa bakmaya devam edebiliriz de boğulmakta olduğu hakkında en ufak bir ihtimal gelemez görüntüsünden. Çünkü boğulmanın, çırpınmayla bağırıp çağırmayla, el kol sallayıp yardım istemekle alakalı olduğu yanlış bilgisine kendimizi fena halde şartlandırmışızdır.

Boğulan kişi elini ya da kolunu sallayarak yardım isteyemez. Doğal içgüdülerle boğulan kişi kollarını iki yana açarak suyun yüzeyine bastırmaya ve böylece bir parça yüzeyde kalıp nefes alabilmeye çalışır. Çünkü nefes almakta güçlük çekiyordur. Ayrıca kolları ise suyun yüzeyinde kalabilmek için uğraş vermekle meşguldür. Buna ‘içgüdüsel boğulma tepkisi’ deniliyor. İçgüdüsel Boğulma Tepkisi sürecinde boğulmakta olan kişi suyun içinde aşağı yukarı dikey hareket eder ve dik durur. Yardım görmekte olduğunu hissetmediği sürece de ayaklarını oynatamaz.

Etrafındakilere kol sallamak ancak şuurla yapılabilecek bir harekettir. Bu şuurda hareket edebilmesi, kendisine atılan kurtarma cisimlerini yakalayabilmesi ya da kurtarma görevlilerine doğru yüzebilmesi içinde için boğulmaktan kurtulması gerek. Boğulmaktayken bunları yapabilecek şuurda değildir ve vücut içgüdüsel boğulma tepkisi verir sadece.

Boston Globe’a konuşan çocuk uzmanı Dr. Julie Gilchrist ise, boğulmakta olan birçok çocuğun başlarına ne gelmekte olduğunu bile anlayamadığını ifade ediyor. Boğulmaktan kurtarılan bir çocuk, suyun altına girince uyuyacağını düşündüğünü söylüyor. Bu nedenle de özellikle çocukları ile sahile giden anne babalara, çocuk boğulmalarının çok daha hızlı ve çok daha sessiz gerçekleştiği uyarısında bulunuyor.

Bütün bu bilgiler boğulma vakaları şahitlerinin, ‘ne olduğunu anlamadık. Ordaydı bir de baktık kaybolmuş’ ifadelerini açıklıyor. Şüphesiz ki yüzmek vazgeçebileceğimiz birşey değil. Hepimizi suya çeken varoluşsal birşey var. Ancak boğulmanın sandığımız gibi bir görüntüye sahip olmadığını bilmek, kendimize de etrafımızdakiler de çocuklarımıza da daha güvenli yüzme imkânı verecektir.

Örümcek Ağının Teknik Tekstillerde Kullanımı

Yıllar önce izlediğim bir belgeselde örümcek ağının ağırlığı ile eşdeğer çelikten daha sağlam olduğunu öğrenmiştim. Eminim birçok kişi de buna benzer şeyler duymuş yada okumuştur.

Örümceklerin yaşam alışkanlıkları nedeni ile bu malzemeyi ticari olarak kullanılabilecek miktarda, ticari fayda sağlayacak şekilde üretmek bugüne kadar mümkün olamamıştı. Bunun iki sebebi var. Birincisi örümcekler çok az miktarda ağ örme alışkanlığına sahipler. İkinci sorun ise çiftlik şeklinde ortamlarda üretilmeye çalışıldıkları zaman birbirlerini avlama eğilimindeler.

Wyoming Üniversitesinden bir grup bilimadamı bu sorunları aşmak için genetik biliminden yararlanma yoluna gittiler. Ulaşılmaya çalışılan çözüm ipekböceklerine genetik müdehale ile örümcek geni nakletmek ve ipekböceklerinin ipek yerine ürümcek ağı salgılamasını sağlamak. Bu çalışmalarında da başarıya ulaşmış durumdalar. Gen nakli yaptıkları ipekböceklerinin ipek ile birlikte örümcek ağı da ürettiklerini tespit etmişler.

Bu çalışmanın ticari kullanıma sunulmasının ardından özellikle teknik tekstillerde ciddi kullanım alanı bulacağı ve devrim niteliğinde gelişmelere sebep olacağı neredeyse kesin gibi. Örneğin örümcek ipliklerinden üretilmiş endüstriyel boyutlarda bir ağın, bir uçağı uçuş esnasında tutacak kadar güçlü olacağı söyleniyor. Örümcek ipliğinden tıpta yeni sargı maddesi ya da suni doku olarak faydalanılabilir, güvenlik sektöründe ise daha sağlam kurşun geçirmez yelekler üretilebilir.

Rock yıldızları neden 27 yaşında ölürler?

Amy Winehouse’un geçtiğimiz Temmuz ayında 27 yaşında herkesi üzen vefatı ile beraber 27 yaşında ölen rock yıldızları (Janis Joplin, Jimi Hendrix, Kurt Cobain, Jim Morrison, Brian Jones…)  konusu tekrar gündeme geldi. Bunun üzerine bir grup bilimadamı da teoriyi test etmek için kolları sıvadı.

Queensland Teksnoloji Üniversitesinden  Adrian Barnett araştırmayı gerçekleştiren bilimadamlarının başını çekmekte. Sözkonusu bilim heyeti konuyu matematiksel olarak inceleyerek ispat etmeye çalışmışlar.

Araştırma yapılırken yalnızca İngiltere piyasasında 1956 – 2007 yılları arasında parçaları listebaşı olmuş starlar dikkate alınmış. Bu kriter nedeni ile İngiltere de parçaları hiç listebaşı olmamış olan Jimi Hendrix, Janis Joplin ve Jim Morrison gibi ünlüler liste dışı kalmışlar. Bu kritere rağmen 1046 diğer müzisyen araştırmaya dahil olabilmiş. Bu kişilerin %86 oranla ezici çoğunluğunu erkekler oluşturmakta. %7’si ise baz alınan araştırma periyodunda malesef hayatını kaybetmiş.

Araştırmada, rock yıldızlarının halkın geri kalanı ile kıyaslandığında genç ölmeye 2-3 kat daha daha yatkın oldukları tespit edilmiş. 27 yaşın ise ekstra bir risk oluşturmadığı sonucuna ulaşılmış. Vefat yaşı 20 – 40 yaş aralığında kümelenmiş durumda. Zirve yaş ise 32. Ölümlerin temel sebebinin ise sökonusu kişilerin yaşam stilleri olduğu sonucuna ulaşılmış.

1970’ler ve 1980’lerin başında, uyuşturucu kullanım oranının yüksek olması nedeni ile rock yıldızları için en riskli dönem olduğu tespit edilmiş. 1985 ve 1992 yılları arasında ise sevindirici şekilde hiç genç yaşta ölüm vakasına rastlanmamakta. Bunun nedeninin sözkonusu dönemde uyuşturucu ile mücadelenin etkin şekilde yapılması ve insanların rock müziğinden ziyade POP müziğe yönelmesinin ciddi etkisi bulunmakta.

Peki neden 27 yaş müzisyenler için en tehlikeli yaş olarak görünmekte. İşin sırrı aslında insan beyninin algılama biçiminde. İnsan beyni hemen her olayda belirli kalıplar arar. Az veri ile genelleme yapmak daha kolay gelir. (malesef çoğumuz tembeliz) Beynimiz gene doğası gereği bulduğu kalıbın (genellemenin) alehine olan verileri ise görmezden gelmeyi yeğler. Eğer Amy Winehouse 2 ay sonra ölmüş olsaydı (keşke daha uzun yıllar yaşasaydı…) 28 yaşında olacaktı ve 27 yaş genellemesi yapılmayacaktı. Tüm aşırılıklarına rağmen uzun süre yaşayan rock yıldızları ile (Eric Clapton, Keith Richards ve Lou Reed), 21 yaşında ölen Sid Vicious’u görmezden geliyoruz.