Ekonomik Kriz

Son 10 senede ekonomik krizler hayatımızın rutini haline gelmiş durumda. Kriz kelimesini duymadığımız bir tek gün yok gibi.

Öncelikle krizi tanımayacak olursak; kriz, sistemlerin yer aldığı ortamdaki koşullar değişirken sistemin değişmemesi, sorunların birikmesi ve akabinde şiddetli ve süratli şekilde çözülmesi durumudur. Önceki sistemin işleyişine alışmış olan kişilerin yeni koşullara hazırlıksız olması nedeni ile bu çözümler çoğu defa bizler için sancılı olmakta.

Aslına bakarsanız hiçbir kriz çözümsüz kalmaz fakat krizin kendi doğal akışı içinde çözümü çoğu zaman biz insanların hayatını altüst ettiğinden krizin çözüm yönünü bizim lehimize olacak şekilde değiştirmeye çalışırız. (Örneğin Amerikan hükümetinin otomobil firmalarını batmaması için desteklemesi gibi.)

2006 yılında ilk belirtilerini gösteren, 2008 yılında ABD’de patlak veren ve her ne kadar günümüzde çözüldü gibi görünse de halen devam eden bir kriz döneminin içerisindeyiz. Bu kriz global kriz gibi algılansa da aslında gelişmiş ülkelerin kriz yaşadığı diğer bazı ülkelerin ise tam tersine ekonomik büyüme yaşadığı bir süreç bu.

Bizim gibi ekonomisi büyük oranda Avrupa ve ABD’ye ihracata dayalı olan ekonomilerde kriz elbette hissedildi fakat Hindistan ve Çin gibi ülkelerin ekonomileri büyümeye devam etti. Yani krizi global kriz olarak yorumlamak aslında çokta doğru değil. Bundan sonraki süreçte bazı ülkeler kriz yaşarken diğerlerinin ekonomilerinin büyüyeceği bir global ekonomik model ile karşılacağımız öngörülüyor.

2008 krizi ABD kaynaklıydı. Burada temel sorun Çin’in mutlak üretici, ABD’nin ise mutlak tüketici konumunda olması ve bu durumun bir noktadan sonra sürdürülememesi. Sorunun çözümü için ABD’nin az tüketmesi ve daha fazla üretmesi gerekmekte. Bunun yapılabilmesinin yolu ise Çin’in para birimi olan Yuan’ın ABD doları karşısında değerlenmesi dolayısı ile ABD’nin Çin’den yaptığı ithalatın düşmesi. Çin bunu yapmaya gönüllü değil çünkü bu değişiklikle ilk etapta 30-40milyon kişi işsiz kalacak. Bu durumda ABD ise para basarak kendi parasının değerini düşürme yoluna gidebilir. Fakat buda diğer ülkelerin dolar rezervlerinin değerini yitirmesine ve insanların dolardan kaçmasına yol açarki buda dünya para birimi konumundaki doların tahtını sarsacaktır. Şimdilik bu durum iki arada bir derede idare edilerek atlatılmaya çalışılıyor.

Avrupa birliği ise marjinal oyuncu rolünde. Avrupa birliğinin ABD gibi bir dış açığı yok fakat birliğin içindeki ülkeler arasında fark söz konusu. Örneğin Yunanistan tüketici konumundayken Almanya üretici konumda. Yunanistan borçlanarak bu durumu bir süre devam ettirdi fakat en sonunda sürdüremeyeceği bir noktada tıkandı.

Bu noktada ise ödenemeyen borçlarda borç alan ve borç verenin sorumluluklarının sorgulanması söz konusu. Yani borç verenin de ödenemeyen borçtan sorumlu olması gerektiğine dair bir tez sözkonusu. Örneğin ABD’de ödenemeyen borçlardan borç veren tarafta sorumlu tutulmakta ve iflas etmek hukuksal olarak kolaylaştırılmakta. Fakat bu yaklaşım IMF için geçerli değil. 2. dünya savaşı sonrası kurulan IMF’te o dönemde borç veren konumda olan ABD’idi bu nedenle uluslar arası yasaları, verdiği tüm borçları mutlak suretle geri alabilmek için IMF’e ödenemeyen borçlardan tamamen borç alanı sorumlu tutacak şekilde düzenletti. Halende bu anlayışla devam edilmekte. Bu nedenle aldığı ve ödeyemediği borçlar nedeni ile şu anda yasalar gereği tek sorumlu Yunanistan olarak görülmekte.

Yukarıda anlattığım üzere aslında bu krizlerin temelindeki sorun insanoğlunun tüketim ile olan ilişkisi. Günümüzde piyasaya üretim şeklinde bir yol izlenmekte. Yani ihtiyacın ötesinde üretim yapılmakta ve insanların tüm bu üretilenleri tüketmesi için çeşitli yollar aranmakta. İnsanlık tarihine bakınca bu üretim mantığı ve ekonomik modelin oldukça yeni olduğunu görüyoruz. ABD’de ki mazisi 60 yıl bizdeki mazisi ise 30-40 yılı geçmemekte. Günümüzde gelinen noktada ise sistemin yavaş yavaş tıkanmaya başladığı görülüyor. Fazla üretimin tüketilmesi için gerek bireylere, gerekse ülkelere borç verilmekte. Sonrasında bu borçları geri ödemesinde sorun yaşandığı da aşikar.

Bu ekonomik modelin en büyük handikapı aşırı tüketime dünyamızın doğal kaynaklarının yetmemesidir. Geçtiğimiz 3 yılda yaşanan tüm krizlere ve talep daralmasına rağmen hammadde fiyatlarının aşırı artışı bunun en büyük göstergesidir. Talep daralması olmasaydı herhalde çok çok daha astronomik rakamları görecektik. Dünyadaki herkesin bir ABD’li gibi yaşaması durumunda bize bir gezegenin yetmediği 2,5 gezegene ihtiyaç duyduğumuz hesaplanmıştır. Mevcut tüketim hızımız ise dünyanın tekrar yerine koyabildiğinin %30 fazlasıdır.

Üretici-tüketici ülkeler arasındaki sorunlar aşılsa ve hatta borçlar silinse bile bu ekonomik model ile hammadde kaynaklarında sorun yaşanması kaçınılmazdır.

Tüm bu sorunların aşılabilmesi için insanoğlu tüketim ile olan ilişkisini mutlak suretle gözden geçirmeli ve düzeltmelidir. Bunu bizim yapmamamız durumunda dünyamız kendi çözümünü kendisi üretecek ve biz hammadde krizini konuşuyor olacağız.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s